22 Temmuz 2011 Cuma

Üniversiteye Gireceklere Selam Olsun!


   Son zamanlarda nereye baksam üniversite reklamı görüyorum. Sonra farkettim ki üniversite seçme dönemi başlamış. Dedim bloga yazı koyayım belki Google'da aranan keywordlerden üç beş kişi gelir. Evet düşündüm bunu. Çünkü ben de üniversite sececekken internetteki herşeyi arayıp tarıyordum. Şimdi yazacaklarım tavsiyeden ziyade gördüklerim bildiklerimin oluşturduğu benceler. Yani tavsiye gibi ama değil, Blogun adına uygun bir yazı. Yardımım olursa ne mutlu.
     * Öncelikle şunu söylemeliyim; internette okuduklarınıza pek kulak asmayın. "Ee o zaman niye yazıyosun?" derseniz, ben öyle hayatın sırrını vermeyeceğim size bu yazıda. Zaten az buçuk kulak asın, o tamam. Ancak internet üniversitesini beğenmeyen binlerce gençle dolu. Öyle Ekşi'ye falan girerseniz bittiniz. Büyük ihtimal insanlar sınava öyle bir bileniyorlar ki üniversiteye gidince her şey mükemmel olacak sanıyorlar. Haliyle olmuyor. Sonra şikayetlenip duruyorlar. O yüzden hemen bozmayın moralinizi.
    * Yukarıda belirttiğim gibi üniversiteye girince her şey çözülmüyor. Ha, sınava hazırlandığınız seneden bin kat iyi ama öyle çimlere uzanıp sürekli bir makara, seksi hatunlar, hoş çocuklar falan yok yani. Büyük beklentiye girmeyin. Hep Amerikan filmleri yüzünden.
    * Şu okul daha iyi kesin ona gitmeliyim diye kasmayın bence. Okulun komple iyi olmasından ziyade gideceğiniz fakülteye bakın. Bir okulun iletişim fakültesi süperken edebiyat fakültesi kötü olabilir mesela.
    * Olay sadece okulda da değil bunu unutmayın. Okula gittikten sonra sürekli üstüne koyarak ilerlemek gerek. Bu, bu sene farkına vardığım bir durum bak taze taze. Yani dandik görünen bir okula gidip kendini geliştirirsen senden daha iyi okula gidip "bana bir şey olmaz bu saatten sonra" diyen adamın önüne geçersin.
    * Dershaneleri dinlemeyin. Ben dershaneye gittiğim sene "2 senelikte olsa yazın çocuklar" diyerek milleti saçma sapan bölümlere yollamaya çalışıyorlardı. Erkeklere "sekreterlik oku" diyen bile vardı mesela. Onların amacı öğrencilerini öyle veya böyle üniversiteye sokmak. İstatistiksel başarı, mis.
    * Bazı özel üniversiteler dışında (Bilkent, Koç, Sabancı gibi) özel üniversiteleri yazmayın bence. (Gerçi bu o üniversitelere gidecekseniz paranız çoktur ha o da ayrı) Burada haddimi biraz aşabilirim ama baya müşteri muamelesi görürsünüz yani. Kayıt olduktan sonra "bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz!" diyen muhasebe işleri parayı geciktirince size pislik muamelesi yapabilir. Paranızı yatırmadınız diye derslere alınmayabilirsiniz. -Yaşanmış olaylar-


     
      * " Ben özele gideceğim hem de burslu gideceğim" diye ısrar ediyorsanız o zaman şunu dinleyin: E-5 kenarı üniversitelere gitmeyin.   Son zamanlarda hızla türemiş olan "İstanbul Aydın, Arel, Şehir, Yeniyüzyıl" vb. üniversiteler kağıt üzerinde üniversiteli olmanız için ilk bulunan boş araziye açılmış arkadaşlarımız. Çok güvendiğim bir hocamın söylediğine göre, 5 yıl içerisinde bu tarz üniversiteler batacak. Evet, bir eğitim kurumu aynen bir ticarethane gibi batacak. İlk kurbanlarda kontenjanı tam dolduramayan bu üniversiteler olacak. O hocama güvendigim için bu konuda biraz ısrarcı yazdım.
    * Bu yazıyı hala ciddi okuyorsanız bu maddeyi geçiniz. Arel Üniversitesi  E-5 kenarı üniversitesi diye aşağlansa da adamlar E-6 kenarına okul yapmış. Yani rakiplerinin bir adım önüne geçmiş! Ya da sahibi çok yanlış anlamış olayı.
    * Vakıf üniversiteleriyle ilgili bir durum daha var ve bu son. Her ne kadar televizyonlarda "şöyle bir sistemimiz var, böyle icraatlar yapacağız" deseler de Türkiye'de yaşıyoruz. Hayatın pratiklerine bakmamız gerek. Bugün iş başvurusunda veya başka bir yerde okuduğunuz üniversitenin adı çok önemli. Bir nevi etiket. Bu konuda özel üniversiteler devleti geçemedi. Son dönemlerde patır patır özel üniversitelerin çoğalması sayesinde de geçecek gibi görünmüyor. (Sözüm bazı köklü vakıf üniversitelerinde tam burslu okuyacaklara değil)
   * Kendi potansiyelinizi bilin. Bak bu çok önemli sonlara yazdık ama. İlla hukuk bölümünün puanı yüksek diye onu yazmak zorunda değilsiniz. Puanı yüksektir ama belki sen onu yapamayacaksın? Daha düşük puanlı bi yerde daha başarılı olacaksın? Bu sizin salak olduğunuzu göstermez. İyi ölçüp biçin kendinizi. Yüksek puanlı yerde başarısız olmak mı, daha az puanlı yerde başarılı olmak mı?
  * Son sözüm kazanamayanlara. Evet, bir sene daha hazırlanmak büyük illet. Kitapçığı alınca didik didik edin iyice. Kötü bir yere gidip dikey geçiş, yatay geçişle sıçrama yapabilirsiniz. Test sistemini herkes yapamayabilir. Bu sizin toptan başarısız olduğunuz anlamına gelmez. Didik didik ettiğiniz halde hala alan bulamıyorsanız sınav sistemine küfretmekte serbestsiniz. Paranız varsa Bulgaristan sizi bekler, sabırlıysanız 2012 yılındaki sınav...
   * Ha tam susacekken aklıma geldi. Bazı aileler baskıcı olabiliyor, bu yüzden kötü hissedebilirsiniz. Baskıyı azaltmak için sınav sistemiyle ilgili birkaç cümle kurun. "Ya baba lys-2, baraj, taban, ek kontenjan" falan diyin. Bunu duyan ebeveyn "ulan harbi çok karışıkmış yahu, haklı çocuk" diyerek baskıyı azaltacaktır.

    Sevgilerimle...

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Şehitler İçin Yürüyüş

   Anlatacağım olay bu pazar başıma geldi. Bu olayı düşündükten sonra " bu ülkede hiçbir şey doğru düzgün yapılmaz mı?" diye çok sordum kendime. Hala da soruyorum, içten içe çok üzülüyorum açıkçası.
    17 Temmuz'da Taksim'de yapılacak "Şehitler İçin Yürüyüş" organizasyonuna çok katılmak istedim. Organizasyonun Facebook sayfasına saati öğrenmek için girdim. "Katılanların profilini inceleyeyim bir" dedim ve o andan sonra vazgeçtim. Bu yürüyüşe "pazar günü cihad var" diye hazırlanan tipler, ağır ülkücü profilleri, facebook sayfasına ağzından salyararak saçarmışçasına yorum yazan tipler kararımı değiştirtti. Yürüyüş bir saat sürecekti. 14:00 15:00 arası İstiklal'e gitmemek lazımdı. Bir hata yapıp 15:20 gibi İstiklal'deydim.
   Hava ölümüne sıcak olduğu için Özsüt'e dondurma yemeye gittik. Şu sıralar biraz para biriktirdim normalde gitmeyeceğim pahalı mekanlara gidiyorum. Ama büyük hata yapmışım. Alt katta dondurmamızı yerken yürüyüşten kalan birkaç kişi "Yallah Bismillah Allah-u Ekber" diye bağırıyordu. Kız arkadaşıma " İşte bu yüzden katılmak istemedim." dedim. Daha sonra bir grup daha geldi. "Sosyete uyuma şehidine sahip çık!" diye bize dönerek bağırıyorlardı. Gözlerindeki nefreti tarif edemem şu an. Aklımdan geçirdim " bunlar burayı birazdan taşlar" diye. Haklı çıktım.
   Dükkanın önünden geçerken en önde oturanlardan birine şişe atmışlar. Adam tepki verince iki kişi adamı dövmeye başladı. İçeriden bir garson saldıranları iteklemeye çalıştı onu da dövdüler. Daha sonra arkadan bir grup, ellerinde atacaklarını hazırlayıp gelmişler, dükkana taş,şişe artık ne varsa atmaya başladılar. Allahtan hızlı düşünüp kepenkleri kapadı çalışanlar. 4 katlı binanın ikinci katına kadar taşladılar. İnsanlar camdan uzak durmaya çalışıyordu. Bir süre mahsur kaldık içeride. Yanımızda yürüyüşe katılmış birkaç kişi de vardı. Onlarla konuştuk. Aynen benim gibi düşünüp katılmayacaklarmış aslında. Son anda karar değiştirmişler. Dükkanı taşlayanlara göre "şehidine sahip çıkan" insanlardı bunlar. Ama bizim gibi şehidine sahip çıkmayan sosyete yüzünden onlarda içeride mahsur kalmıştı.
   En sonunda dükkanın balkonuna bir Türk bayrağı asıldı. Aşağıdan belirli bir grup alkışladı, belirli bir grup taşlamaya devam etti. Dışarı çıktığımızda civardaki çoğu dükkan Türk bayraklarını çıkarıp asmıştı bile. Biz ise İstiklal'in arka sokaklarından yürümeyi tercih ettik. Aslında korkmadım. Çünkü olaylar olmadan 1 dakika önce içimden geçirmiştim olacakları. İnsanlar bilmedikleri şeylerden korkar. Ben bunun olacağını ne yazık ki biliyordum. Sinirlendim. Çok sinirlendim. Ben de şehitlere olanlardan dolayı kızgındım. Ekşi Sözlük'te yürüyüşü yapacak olanlara "faşist, vahşi" diyenlere içten içe kızıyordum. Her ne kadar tümevarım durumu yanlış olsa da şimdi bunu diyen adamlara ne diyebilirim? O adam da haklı değil mi? Yürüyüşteki o yaratıkların yaptığı vahşilik değil mi? Bu adamlar yüzünden "milliyetçiyim" diyemiyoruz. Bu adamlar yüzünden zaten insanlar benim gibi düşünüp bu tarz etkinliklere katılmıyor. Adam denmez gerçi. Her şeyden önce insanlığını kaybetmiş bunlar. Bunu yapanlar, Barış ve Demokrasi deyip dağa çıkanlar, onları destekleyenler... Bence hepsi insanlığını kaybetmiş. Önce insan olsalar devamı gelir zaten. İşlerine gelmiyor mudur nedir?
   Bu saldırıyı haberlerde gördüm. Çok yer ayrılmamıştı. Bu haberi izleyip yapılanı destekleyenler vardır eminim. Dikkat çekmek istediğim nokta şu; o saldırılar yapıldığında yürüyüş bitmişti. Orada tamamen toplumun belirli bir sosyal kesimine duyulan nefret var. Oraya belki sırf onun için gelmiş adam var ve bu adamın üzerinde Türk bayrağı, Türkiye forması var. İnternette bu olayı araştırdığımda benim söylediklerimi söyleyen birkaç kişiye rastladım. Yürüyüş bittikten sonra sağa sola sözlü tacizde bulunanlar olmuş. Sadece Taksim'de değil yürüyüşün düzenlendiği diğer şehirlerde de bu tarz olaylar olmuş. Bu yürüyüşü sırf pislik yapmak için kullanmış bazıları anlayacağınız. Şansa benim bulunduğum Özsütte patlak verdi olay. Kazasız belasız atlattık Allahtan. Olayı kendi kafamda 40 kez yorumlamışımdır. Buraya yazsam hepsini uzadıkça uzar konu, farklı yerlerden çıkarız. Ancak bu olay sadece tatsız bir anı değil gelecekte daha boktan günlerin bizi beklediğinin bir göstergesi.

15 Temmuz 2011 Cuma

Formspring'in Durdurulamaz Düşüşü

   Röportaj okumayı seven bir insan olarak, Formspring ilk çıktığında sevinmiştim. Çok beklediğim "röportaj sitesi" açılmıştı. Ancak Türkiye'de ünlüler veya bir konu hakkında uzmanlaşmış kişiler pek fazla tercih etmedi siteyi. Site sonra yavaş yavaş Twitter, Facebook çakması oldu.
   Dünya üzerinde daha aktif kullanılıyor mu bilemem. İlk çıktığında bana süper fikir gibi gelen site bizim ülkemizde bence gayet yanlış kullanılıyor. Birkaç ünlünün aktif bir şekilde kullanması site adına yararlı olurdu. Bunun dışında kafa dengi arkadaşlarla eğlenceli sorularla hoş bir hal alabilirdi. Hiçbiri olmadı. Ego tatmininin en üst düzeyde yapıldığı site olmakla kaldı. Facebook ve Twitter üzerinden bu olay üstü kapalı yapılıyor. Formspring ise bariz bir ego tatmini ve siteye iğrenç bulan çok fazla insan var şu anda. Sorun sitenin değil elbette, kullanıcıların.
    Türk internet kullanıcılarından biraz tiksinmek istiyorsanız, Formspring profillerinde birkaç soru-cevap okuyabilirsiniz. Erkeklerin buram buram kızlara yavşadığı, kızların bunları anladığı halde safa yattığı, ukalalığın son derece dorukta olduğu bir site. En çok güldüğüm ise soruların %99unun dolaylı olması (Umut Sarıkaya hislere tercüman olmuş). Biz çok fazla kitap okuyan bir halk olduğumuz için öyle direkt sorular sormayız. Cevaplar ise genelde kısa veya konuyla alakasız. Malum, "artık kısa cümleler kuruyoruz". Türk gencinin verdiği cevapları anlamak kolay değildir. 20 yıllık hayatında ne tecrübeler yaşamıştır o. Sadece en yakın arkadaşları anlar o cevapları. Yada anlamış gibi yapar.
    Site hakkında yazı yazayım derken yaşıtlarımı eleştirmeye başladım. Ancak bunun sebebi ise kullanıcı profilleri zaten. İlk açıldığında gayet elit gibi görünen bu site çok fazla seviye düşürdü ve şu an Yonja olmaya doğru gidiyor. Halk tarafından saygı duyulan kişilerin Formspring profili açması sitenin çizilen karizmasını düzeltir bence. Bu sitenin Türkiye sorumlusu kimse ona sesleniyorum: Bu güzel fikir çürüyüp gitmesin!

İlk Kısa Filmimiz


Çektiğimiz ilk kısa film. Seslendirene pek takılmamanızı tavsiye ederim :)

14 Temmuz 2011 Perşembe

Türkiye'de Adam gibi bir spor sitesinin olmaması

 Özellikle son günlerde spor, özellikle futbol, gündemi bu kadar yoğunken spor sitelerinin çoğuna göz attım. Hiç birinden tatmin olduğum söylenemez. Üstelik okuyucu yorumlarında fanatizmin yoğun olması da cabası.
  2004 yılından beri aktif bir şekilde internet kullanıyorum. En başlarda spor haberlerini Sporx'ten okur, yorumlar içinde Ekşisözlük'e bakardım. Eğlenirdim baya. Hem basketbol hem de futbola doyardım. Uzun süre bu şekilde devam etti. Birkaç sene önce Sporx editör değiştirdi. Sporx'in en beğenmediğim yazarı Esat Dergi, siteye editör olmuştu. Her yazısı buram buram fanatizm kokan bu adam oldukça ucuz bir yayıncılık anlayışına sahipti. Son bir sene içinde Sporx iyice coştu. Telegol videoları yayınlamalar, derbi maçlarını pes üzerinden oynamalar, saçma sapan resim galerileri... Üstüne üyelerin aşırı fanatik yorumları gelince iyice soğudum. Basketbolu daha az sevdiğim için zaten geçtim. Bari en azından düzgün bir futbol sitesi bulaydım.
   Aynı şekilde Ekşisözlük'ün kalitesinin düştüğünü herkes biliyor. Önceden "güzel oyun"u ön planda tutan kitle gitmiş yerine antu forumlarından (veya başka taraftar forumu farketmez) insanlar gelmiş gibi. Şu şike olayları sonrasında okuyayım dedim. Cidden içim bayıldı. Zerre yapıcı olmayan, fanatizm kokan yorumlar. " Herkes şike yapıyor, Bank Asya, 8eişktaş, 6alatasaray, bizi çekemiyorlar, bukelamunspor" gibi leş yorum dolu sözlük. Zaten öyleleri Facebook wallımı tecavüz ediyor, bir de orada görünce çıldırıyorum. Ülke futbolu karanlığa gitmiş hala bir yapıcı yorum yok. Haksız olan insan bağırarak konuşurmuş ya, aha bu fanatiklerde öyle.
   Sonuç olarak; önceden rutinim olan bu iki site, internetin yaygınlaşmasından belki, kendilerini çok bozdular. Taraftar sitelerine zaten girmiyorum. Diğer siteler genelde çok harika gazetelerimizden alıntı yapıp bildirildi, söylendi haberciliğini devam ettiriyorlar. Şu an televizyonda tekel durumunda olan Ntvspor'a ise hem taraf tutmasından hem de iki yalan yanlış Forlan transferinden dolayı soğuk bakıyorum. Zaten internet sitesinde de aynı haberler var.
   Profesyonelce hazırlanmış birkaç blog var. Onlar şu an için en iyisi ama sayıları az. Hatta bu yazıdan sonra takip edilen bloglara ekleyeceğim onları. Evet yapayım bunu ben. Sevgilerimle...

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Why So Serious?

Aysal'ın Başarılı Hamlesi

   Son günlerin en sıcak gündem konusu futbolda şike.  Olayların dışında kalan nadir kulüplerden biri Galatasaray. Ancak geçen günlerde Ünal Aysal'ın yaptığı açıklama oldukça tepki aldı.
    Galatasaraylıyım. Taraftarlığımı bir kenara bırakıp konuşursam dahi Galatasaray ve Aysal'ın tutumunu doğru buluyorum. İnternet ortamında dolaşınca fanatizmden arınmış çoğu taraftarın da bu şekilde düşündüğünü görüyorum. Fanatikler ise normalde verdiğinden daha çok zarar veriyorlar futbola şu sıralar. Galatasaray şike olayları ilk ortaya çıktığında; olayların baş rolü, ezeli rakibi Fenerbahçe'nin yanında oldu. Düşene bir tekme de o vurmadı. Bu ilk olumlu hamleydi. Aziz Yıldırım tutuklama kararıyla mahkemeye sevk edildiğinde şike az çok ortaya çıkmış oldu. Bu noktadan sonra Fenerbahçeli bazı taraftarlar " kişilerin yaptığını kulübe bağdaştırmayın" dediler. Oysa tüzel kişilikleri yöneticiler temsil eder. Aziz Yıldırım Fenerbahçe'nin bir numaralı temsilcisidir. Aziz Yıldırım dışında üst düzey bir kaç yöneticinin daha bu olaya karıştığını düşünürsek savunulan bu düşünce çürümüş gitmişti.
    Ancak TFF ve Kulüpler Birliği de aynı tutumu sürdürünce olan oldu. Lige hiçbir müdahalede bulunulmayacağı, sezonun karar verilen tarihte başlayacağı açıklandı. TFF ilk ciddi vazifesinde korkak davranırken, Kulüpler Birliği endüstriyel futbolun çirkin yüzünü bize gösterdi. Fenerbahçe ligden düşerse veya iddiasız kalırsa özellikle Lig Tv gelirleri fazlasıyla düşecek, kulüpler bundan zarar edecekti. Tam bu olay üzerine " Bu Ateş Üfleyerek Sönmez" yazısını yayınladı Galatasaray. Şikeye adı bulaşanlar düşürülsün demiyordu ama karar için liglerin ertelenmesi gerektiği yazıyordu. Bu hamle hem Galatasaray taraftarının hem de objektif futbolseverlerin takdirini topladı. Ancak sorun şuydu; Kulüpler Birliği'nin toplantısında Galatasaray'ı temsilen bulunan Ali Dürüst toplantıda hiçbir itirazda bulunmamıştı.
    Geldik olayın pr kısmınaa! Yapamadığı transferlerle karizmayı çizdiren Ünal Aysal bu sayede sağlam bir destek edindi. Kulüpler Birliği'nin kararına en başta itiraz edilmemesi bu olayın sadece "kamuoyu desteği" almak amaçlı bir hamle olduğunu düşündürdü. Çoğu kulüp Galatasaray'ı bu açıklaması nedeniyle kınarken, Ünal Aysal başarılı bir hamleyle arkasına güçlü bir destek almış oldu. Ancak bu güçlü destek fanatizmle ve endüstriyel futbolla başa çıkabilecek kadar güçlü bir destek mi ileride göreceğiz.

12 Temmuz 2011 Salı

3D Çıktı Mertlik Bozuldu!


   Son günlerde sinemaya giden çoğu insanın tercihi; (hem 3d hem de ortada pek fazla film olmamasından dolayı) Transformers: Dark of the Moon. Geçen pazar ben de bu filmi izleme şansı buldum.
   Bu film benim ilk 3d tecrübem. Biraz geç kalmış olabilirim, doğrudur. Filmi izlediğimiz sinemanın 3d teknolojisi biraz zayıfmış diye duydum. Öncelikle söyleyeyim; ben her şeyi kolayca beğenen bir insanım. Öyle izlediğim filmi eleştirmek için değil, eğlenilecek bir yeri var mı diye izlerim. Eğer az bir şey varsa o film benim için güzeldir. Düz bir adamım ama memnunum halimden. Ancak bu filmi ve 3d teknolojisini huzurlarınızda eleştirmek istiyorum. Filme ilk gittiğimizde Digiturk reklamıyla coştum. "Aaa balonun ipini tutuyosun süper yahu" diyerek moda girmiş, filmi izleyip coşmaya hazırdım. Ancak film bir Digiturk reklamı kadar olamadı. 3 boyut beni hiç heyecanlandırmadı. Onun dışında film son yıllarda izlediğim en ucuz filmdi. İzlerken "hala böyle şeyler yapılıyor mu ya?" dediğim onlarca sahne oldu (ana karakterlerin sürekli son anda beladan kurtulması, ucuz Amerikan propagandası). Film bittiğinde aldatılmış gibi hissettim.
    Avatarı Cd'den izlediğimde de bu his oluşmuştu. Ama onun asıl tadını çıkaramamıştım tüplü televizyonumuzdan. Konusu klişeydi, söylenenlere göre olay konusunda da değildi zaten. Eğer Hollywood 3 boyutun arkasına sığınıp ucuz ve klişe film yapacaksa yapmasın 3d film. 2d olsun eli yüzü düzgün olsun, diyeceğim ama onlarda haklı. Sinema, internet ve televizyon karşısında son çırpınışlarını veriyor. Bir furyadır geçer diyorum ve eli yüzü düzgün 2d filmlere tekrar şükrediyorum!

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Cebeci ve Köse'nin Sırrı


   Blog için ilk ciddi yazıda bu iki ismi seçmek hayırlı olur mu bilemiyorum doğrusu. Ancak güncel bir konu ve az biraz duyduklarım var. Paylaşmak istedim.
   Halka İlişkiler ve Tanıtım öğrencisi olarak bu olanları iyi izleyip örnek almam gerekiyordu. Zira ortada harika bir pr çalışması var. Türkiye'de internet kullanıcılarının çoğu önce Erol Köse'nin akıl almaz iddialarıyla, sonra Hilal Cebeci'nin panpişleri için çektiği resimleriyle ilgilendi. Şu sıralar Hilal Cebeci biraz daha önde gibi. Onda olan bazı şeyler Erol Köse'de yok! Cebeci'nin o fotoğraflarıyla baş edebileceğini sanmıyorum.
    Gelelim işin pr kısmına. Söylentiye göre bu iki ünlü aynı sosyal medya ajansıyla çalışıyorlarmış. Erol Köse bu sayede kendi şarkıcısı Ebru Yaşar'ın ismini duyurmayı başardı. Hilal Cebeci ise geçen günlerde Twitter'da albümünün çıkış tarihini açıkladı. Müziğini hiç dinlemeyen biri olarak albümünün Eylül ayında çıkacağını biliyorum. Al işte mis gibi başarılı kampanya! Albüm çıkınca göreceğiz asıl. "Panpiş" diye bir şarkı çıkarsa albüm içinden şaşırmam.
   Bunun dışında beklenenlerden biri ise şu ; yakın zamanda bir ürünün adını Köse veya Cebeci'nin mesajları içinde okuyabiliriz. "Panpişlerim Nivea dudak parlatıcım nasıl olmuş?" , "Haluk Bilginer Zuhal Olcay'a aduket çekti!!!111 Bu arada çok susadım, bir Sprite verinde içelim!" gibi mesela.
    Ben yapılan işi başarılı buluyorum. Bu insanlar AB grubundaki kesim için "salak" yaftasını yemiş olabilirler ama salladıklarını sanmıyorum. Bir şekilde ülke gündemine oturdular. Artık Twitter hesaplarına "ne yazıcaklar acaba" diye bakan bir kitle var.
    Anti-parantez Hilal Cebeci'yi eleştiren kızlar için açıyorum. "Salak" diye aşağıladınız kadını normal zamanda muhtemelen dinlemiyorsunuz. Eğer hiç dinlemediğiniz bu kadını salak diye aşağlıyosanız, bu kadın kendi işinde başarılı olmuş demektir. Ayrıca yiğidin malı meydandadır. Kadın en azından delikanlı gibi açmış. Yabancılar yapınca seksilik oluyor ama bizim içimizden biri yapınca salaklık, namussuzluk mu oluyor? Biraz tutarlı olalım.

Tekrar Merhaba

   İlk blog yazımı yazdığımdan beri üzerinden 2 gün geçti. Bu süreç içerisinde blogun adını değiştim, ne tarz bir blog oldugunu kafamda şekillendirdim. Her şeyi bilirim esprisinde başarısız olduktan sonra işin ciddiyetinin farkına vardım. Blogun adını "Herhalde Galiba Sanırsam" koydum. Yani pek ahkam kesmek istemiyorum. Burada yazan herşey "bence" içersin istiyorum. Budur!
   İçeriğe gelince; biz okumayı pek sevmeyiz ve mutsuz insanlarız. İnsanlar burayı okurken "hehe" dedirtebilirsem ne mutlu bana! Bu yüzden uzun olmayan, yapabildiğim kadar mizahi, güncel konulardan uzak kalmamanız için güncel, biraz kendimi ifade edebilmek için hobilerimden oluşacak. Umarım en kısa zamanda okuyucu sayım artarda boşa konuşuyor gibi olmam. En kısa zamanda yine görüşmek dileğiyle! Hoşçakalın...

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Blog amacı

   Bir blogun amacı nedir? İnsanların kendini tanıtması, bildiği bir konu hakkında fikirlerini paylaşması, öğretme isteği vs. Bütün bunları yıllar boyu "manitacılık" çatısı altında topladığım için blog yazmadım. Ancak son zamanlarda, özellikle iletişim bölümü okuyan bir öğrenci olarak, iyi-kötü bir blogum olmalı dedim. Takipçi sayım şu an az. Sadece "1" tane. Kardeşime zorla okutturacağım bu yazıları...
   Şimdi blogda ne bahsedeceğiz? Ben bir Türk insanı olduğumdan her konuda fikrim var, bu biiir! (zaten blogun ilk ismini herseyibilirim koycaktım ama onu almış biri kimmiş bakacağım) İkincisi; cidden bazen içindekini atarak yazman gerekiyor. Hem körelmemek için sürekli buraya bir şeyler yazmak iyi olur diye düşündüm. Anlayacağınız kendim için açtım. Ben yazıp ben okuyacağım. Ha okursunuz hoşunuza gider o ayrı. Ben zaten birileri okuyormuş gibi ciddiyetle yazacağım yazılarımı. Yazmak iyidir yazmak... Okununca daha iyi ama iyidir gene iyi...

  Sevgilerimle!